Ramazan Pidesiyle Koşan Çocuk (ÖYKÜ)
Evin en küçüğü dokuz yaşında bir küçümenseniz belli başlı işler sizin "görev tanımınıza" girer: Ekmek almak, çöp atmak, evde "okuma" olduğu haberini yaymak veya içi su dolu aşure kasesini komşuya iade etmek gibi... Ancak Ramazan ayı kapıda göründüğünde, bu listeye heyecan verici ama hafiften ızdırap dolu bir görev daha eklenir: Ramazan pidesi kuyruğundan sağ çıkmak. O pide, iftar sofrasına gelecek! Yumurtalı ve susamlı o kutsal karışımı tam vaktinde masaya ulaştırmak, evde rüştünü ispat etmektir. Şimdi, görevimiz tehlike!
Ablam öğlenci olduğu için okulda, babam işte... Annem ise iftar vaktine kadar canhıraş sofra kurmaya çalışıyor. Benimse tek bir sorumluluğum var. Zamanlamayı çok iyi ayarlamam lazım. Öyle bir anda kuyruğa dahil olmalıyım ki; pide eve vardığında soğuyacak kadar erken, kuyruklarda telef olup sofraya son dakikada yetişecek kadar geç olmamalı. Acayip bir matematik bu; ki benim matematiğim "matem-matiktir." Aslında ben tembel, kendi halinde bir çocuğum; beni böyle işlerle uğraştırmayın mübarek ayda!
Ramazan geldiğinde bünyemde farklı hisler oluşur. Anlamsız bir huzur kaplar içimi. Sınıfımızdaki "Allahsız Ayça’nın" bile oruçlu olduğunu görünce yaşadığım şaşkınlığı anlatamam. Demek ki o kadar da Allahsız değilmiş! Herkes tuttuğu oruçla hava atar. Benim de bir iki girişimim oldu tabii. Bir keresinde okulda bol kaşarlı karışık tostumun yarısına geldiğimde oruç olduğumu fark etmiştim. Bir diğerinde ise "çocuk orucu" kisvesi altında kandırıldığımı, öğlen ezanıyla iftar açarken anlamıştım.
2. Bölüm: Fırın Yolunda Trajedi
Okuldan gelmiş, arkadaşlarla iki tur çift kale maç yaptıktan sonra kan ter içinde eve girip tam suya abanacakken annemin bakışlarını üzerimde hissediyorum. Oruçlu birinin karşısında su içmek garip hissettirir. "Anne lütfen başka yöne bak," diyorum. "Oğlum ben kuduz değilim, sadece oruçluyum; fenalaşmam merak etme," diyor. Girişteki dolabın üzerindeki paraları gösterip görevimi hatırlatıyor.
Saat yaklaşırken fırına doğru yola çıkıyorum. İleride, komşu sitenin önünden geçerken bir kadının balkondan aşağı düştüğünü görüyorum. Kadın yere çarptığında "tok" bir ses çıkıyor. Kafasından yavaşça kanlar boşanıyor; yağmur giderinden oluk oluk akıyor bir süre. İçimi ürperten bir bulantı kaplıyor ve olduğum yere kusuyorum. Neyse ki üstüm batmamış, maçtan sonra yeni değiştirmiştim; yoksa terliği kafama yerdim. Etrafta insanlar çığlık çığlığa toplanıp ambulans çağırırken, ben yanlarından sessizce geçip gidiyorum.
Aşağı yola, fırına iniyorum. Bitmek tükenmek bilmez bir kuyruk karşılıyor beni. Din dersinde anlatılan mahşer yeri gibi... Ayça burada mıdır acaba? Allahsız Ayça... Sanırım savaş çıkacak. Öyle olurmuş; savaş çıktığında insanlar önce ekmek alırmış.
3. Bölüm: Oruç Adam ve Tekne Faciası
Sıranın en arkasındaki talihsiz yerimi alıyorum. Sonsuza kadar burada beklerim belki. Arkadan bir teyze beni dürtüyor: "Evladım ben yaşlıyım, yakında öleceğim. Senin önünde çekilmesi mecburi kocaman bir hayat var, buralarda biraz daha vakit kaybedebilirsin. Hem misafirliğe yedi sülaleyi çağırdım. Hayta oğlum at yarışından kafasını kaldırmıyor ki gelip pide alsın. Şerefsiz it! Bak, yaşlılara yardım etmek büyük sevaptır. Ben öne geçeyim mi?"
"Hayır," diyorum. "Allah senin belanı versin," diyor. Söylene söylene arkamda durmaya devam ediyor. Bu kuyruk bana Akyaka’daki o tekne turu sırasını anımsatıyor. Orada teknecilerden biri bir kadını beğenmiş, kocasının yanında işi pişirip kadını kaçırmıştı. Tekneciler adımızı çıkaracak korkusuyla intikam için adamın peşine düşmüşler bizde sıranın ortasında kalakalmıştık. Yıllarca bekledik. O anları hatırlar gibi oluyorum.
Fırından nefis kokular yükseliyor. Sucuk, yumurta gibi özel malzemeler getiren dayılar, pidelerini alıp güzellik yarışmasında podyumdaki mankenler gibi etrafa alaycı bakışlar atıyorlar. Havalı dayılar... Akşam teravihten önce kahvede anlatırlar artık. Ben pideyi özel yaptırıyorum: "Susamı eşit yayılsın, çok pişsin ama yanmasın. Ben yandım, ona bir şey olmasın."
O sırada içeriden bir gümbürtü kopuyor! Bağrış, çağrış... Öndeki abiden duyuyorum: Fırıncı Arif Abi’nin karısı, tatile gittiklerinde tekneciyle kaçmış! Meğer kadın uzun zamandır kayıpmış, şimdi boşanma tebligatı gelmiş. Arif Abi çıldırmış, "Pideee! Pideee!" diye bağırıp ortalığı dağıtıyormuş. Camdan bakıyorum; iki kişi ustayı tutmaya çalışıyor, koca adam "Oruç adamım ben, bana bu yapılır mı?" diye hüngür hüngür ağlıyor. "Oruç Adam" mı? Sanırım bu onun lakabı. Millet homurdanıyor: "Yazıklar olsun Oruç Adam, pideler yetişmeyecek!"
4. Bölüm: Final ve Hastane
Üzerime binen yükle ben de için için ağlamaya başlıyorum. Öndeki abiler, arkadaki teyze, Allahsız Ayça... Hepsi beni sakinleştirmeye çalışıyor. Sıra vermediğim teyze, "Sıra verseydin daha az ağlardın, evladım değilsin" diye laf sokuyor. Bugün ne Power Rangers var ne de Bücür Cadı. Bugün yas var! Evde kopacak tantanayı düşünüyorum. Zaten hep böyledir. Ablam erkek arkadaşıyla kavga eder hıncını benden alır, babam anneme sarar, konu dönüp dolaşıp bana gelir: "Senin yüzünden! Bu çocuk bir işi beceremez dedim. Aç kaldık senin yüzünden!"
Her şey benim yüzümden; ablamın ayrılığı, komşunun intiharı, anne ve babamın anlaşamaması, fırıncı abinin karısının kaçması, sıradaki teyzenin oğlunun hayırsız olması, tüm erkeklerin Pembe Ranger'a aşık olması, Bücür Cadı'nın fak-fakir olması... Kurtaracağım onu bu hayattan karım yapacağım! Midem yine ağzıma geliyor ve kendimi tutamayıp teyzenin üstüne çıkartıyorum. Tek tepkisi: "Gitti abdest!" oluyor..
O sırada fırıncı çırakları pideleri sıraya getirip dağıtmaya başlıyor. Parayı verip pideyi kapıyorum. "Okunmasına beş dakika kaldı!" lafını duyunca yarınlar yokmuş gibi deparla koşmaya başlıyorum. Bücür Cadı Zeliş’in nikahını basmaya gider gibiyim. "Durun bu nikah kıyılamaz!" Göğsüm yerinden çıkacakmış gibi atıyor, boğazım kuruyor. Ayaklarım kıçıma vura vura koşuyorum.
Komşunun düştüğü yere geliyorum. Polisler, sarı şeritler... Çok havalı bir ortam. Tam o sırada, iftara yetişmeye çalışan bir araba yandan bana çarpıyor. Okul takımında gol atınca arkadaşlarım beni havaya fırlatır ya, öyle bir an... Yükseliyorum göğe doğru, ayaklarım yerden kesilmiş. Ani bir fren sesi ve çok sert asfalt... Koltuk altımda soğumasınlar diye sıkıca tuttuğum pideler asfalta saçılıyor. Gözlerim kapanıyor. Allahsız Ayça...
Ufak bir ışık belirip kayboluyor ara ara. Bir gidiyor bir geliyor. Sonra beliriyor tekrar belirsizleşiyor. Yavaşça gözlerimi aralıyorum. Yüzüme Tutulan bir ışık görüyorum tam karşımda. Her yerim uyuşmuş, toparlamaya çalışıyorum kendimi ama doğrulamıyorum olduğum yerde kalakalıyorum. Yine gözlerim kapanıyor. Uyku haline bürünüyorum. Ne kadar süre o halde kaldığımın ve kaç gün okul kaç bölüm Power Rangers kaçırdığımın farkında olmadan ansızın uyanıyorum bir anda.
Yavaşça doğruluyorum olduğum yerde. Yatağın sağ baş ucunda ağlamaktan yüzü gözü şişmiş annemi, karşımda sandalye tepesinde uyuklayan babamı ve kapıdan elinde atıştırmalıklarla giren ablamı görüyorum. Ablam da beni görüyor. Uyandı diye bağrıyor, şaşkınlık ve sevinç karışımı bir ifadeyle. "Ramazan pidesi..." diyorum fısıltıyla. Annem kızgın ama yaşlı gözlerle bakıyor: "Senden önemli mi be oğlum? Canı çekmiş baban işten gelirken iki tane almış zaten o akşam."
Ramazan’ın geri kalanı hastanede geçti. Allahsız Ayça, Penguen Samet, Ölü Emre ve diğer bazı arkadaşlar ziyaretime geldi. Öğretmenlerim uğradı. Ablamın erkek arkadaşı bile geldi bir ara. Yaklaş bir şey söyleyeceğim deyip kafa attım. Annem hep yanımdaydı. Babam her gece benle kaldı. Bayrama kadar toparlanacağımı söyledi doktorum. Gazeteci bir abiyle röportaj bile yaptık. Haberim çıktı. "Ramazan Pidesiyle Koşan Çocuk."

Hikaye çok güzel , Ramazan ayına uygun olmuş 😇😂🤗
YanıtlaSil